Sahada basit kartların çıktığı, basit top kayıplarının yaşandığı, temposu düşük bir karşılaşma izledik. Yediğimiz gol de benzer bir özensizliğin ürünüydü; adeta şut niyetine atılan bir topun pasa dönüşmesiyle gelen bir skor.
Bu tablonun son örneğini Breidablik maçında görmüştük. Tek farkla önde olmak, her zaman büyük bir risktir. İzlanda’da bıraktığımız iki puanın üzerine bu kez ligde iki puan daha ekledik; hem de uzatma dakikalarında.
Peki şimdi ne yapacağız? Yenilmezlik serisinin arkasına sığınıp avunacak mıyız?
Yoksa takımın anlamsız biçimde geri yaslanmasını yine “yorgunluk” bahanesiyle mi açıklayacağız?
Eğer tüm suçu yorgunluğa yüklüyorsak, bu şu anlama gelir: Birden fazla kulvarda yarışacak bir kadro kurulamamış. Oysa bu sezon birkaç kulvarda boy göstereceğimiz aylar öncesinden belliydi.
Bu gerçek…
Bir başka gerçek ise sakatlıklar yüzünden kadronun daraldığı, kulübenin iyice zayıfladığı. Buna Avrupa listesine yazılamayan oyuncuları da eklersek, transfer döneminde “akşam pazarı” kovalamaya çalışmanın pek de fayda getirmediği sonucu çıkıyor.
Yoğun bir maç trafiği var ve yüksek tempolu karşılaşmalar oynuyoruz. Bu trafiğe; Ziraat Türkiye Kupası ve Süper Kupa da eklenecek. Kulübede hamle gücü olmadığında Thomas Reis’in işi daha da zorlaşacak. Bu nedenle ara transfer dönemi mutlaka verimli kullanılmalı.
Samsunspor’un vakit kaybetmeden savaşçı kimliğine geri dönmesi gerekiyor. Çünkü gereksiz puan kayıpları bizi hedeften adım adım uzaklaştırıyor.












