Karşılaşma Samsunspor adına kolaydı; ancak bu maçı yorumlamak, skorun ima ettiği kadar kolay değil.
Kendi yarı sahasından çıkamayan,
üst üste iki pas yapamayan,
topa baskı kuramayan,
pozisyon üretemeyen,
yaklaşık doksan dakika boyunca oyunu kendi sahasında kabul eden
ve rakip kaleye yalnızca isabetsiz tek bir şut gönderebilen bir takım karşısında,
maçın neresinden tutup da yorum yapacaksınız?
Güç dengesi bu denli bozulduğunda, sahaya da kaçınılmaz olarak tatsız, tuzsuz ve seyir zevkinden yoksun doksan dakika yansıyor.
Oysa Thomas Reis, işi şansa bırakmamak adına Ziraat Türkiye Kupası’nı ve rakibini ciddiye alan bir kadroyla sahaya çıkmıştı. Ne var ki sahaya çıkan bu kadro, sanki tüm becerisini ve şansını soyunma odasında bırakmış gibiydi. Ne şans bizimleydi, ne de bitiricilik.
Pozisyon üstüne pozisyon ürettik;
ya topu kaleciye nişanladık,
ya da etten duvara çarptık.
İlk kırk beş dakikada, özellikle kaçan fırsatlar akıllara zarar nitelikteydi. Şeytanın bacağını kırmak için tam kırk yedi dakika bekledik. Ancak o bacak adeta çelikten yapılmıştı. Beş-altı, belki de yedi-sekiz farkla tamamlanabilecek bir karşılaşmadan yalnızca iki gol çıkarabildik.
Buna da şükür.
Böylesi bir maçın ardından oyuncular özelinde kapsamlı değerlendirmeler yapmak pek mümkün değil. Ancak Soner Gönül’ü ayrı bir parantezde anmak gerek. Geçen yazımda bu sezon kayda değer bir gelişim gösterdiğini belirtmiştim. Bu karşılaşmada da her iki golün perde arkasında o vardı.
Biri asist niteliğinde bir orta,
diğeri kaleciyi zorlayan isabetli bir şut…
Ne diyelim; nazar değmesin.












